Daha önce yayınlanan “Diyarbakır kızı İrma” Romanımdan bir bölüm. Diyarbakır Alipaşa mahallesinin ve Suriçinin 1950-1974 yılları arasında doğanların çoğunun Ebesi olan Altunufağı Ebe Kamile lakaplı ninemin matemini anlatacağım.

Bu yazı dizisini okuyunca 1970 yıllarda Diyarbakır’ın kültürel zenginliğini, değişik etnik kökene ve inanışa sahip insanların nasıl kocaman bir aile olarak nasıl yaşadığını, Mahallenin tek bir ferdinin derdinin çözüm bulunması için çaba gösterildiğini anlatmak istiyorum. Babaannemin cenaze töreninio günlerin belgeseli olsun diye birkaç günlük yazı dizisiyle anlatmak istiyorum.

İrma hayatının bitmez tükenmez zenginliklerini cıvıl cıvıl yaşama sevincinin eksik olmadığı evinde. Sabahın narçiçeğinin kızıllığında güneşin ilk ışıklarıyla "Şirelidatli var!"sesiyle uyandı.  Diyarbekir’de sabah erken saatlerde halkalı tatlı satanların sesiyle gün başlamıştı. İrma tarhana yapmakla meşguldü. Sabahın ayazında Bedros’un tatlıcı Faysal’dan aldığı birkaç tane yuvarlak halka tatlıyı önce henüz uyanmamış çocuklarının odasındaki masaya koydu. İrma baharla birlikte çıkan papatya tarlasına dönmüş dama çıktı. Diyarbekir’in bereketli toprağımdan fışkıran sebzelerin tomurcukların kavurucu güneşinde içinde kurutmuştu.Patlıcanın kuzguni morunda, biberin kızıllığında, içindeki su damlaların son zerresine kadar gökyüzüne doğru buharlaştığını dışındaki kabuğunKerejdağ’daki bazalt taşlar kadar sertleştiğini gördü. Dama ipe serdiği biber ve patlıcan kurutmalarını Mardin’den gelen Süryani NasraSammas hanımın yaptığı el basmalı motifli sofra örtüsüne doldurdu. 

Karşı damdan Süryani Sare Hanım seslendi, ‘’İrma bemuradolmayasan ne yapısan’’İrma, ‘’Ne yapayım Sare abla tomatezsuyıni siniye dökiyem, bu seferki rast geldi salçam çoğgüzel olacah’’ İrma Annesi Anahit’inverdiği ninesinin örgüsü pijamaların üzerine giyilen o yeleği giydi. Tarhana Mezopotamya sarısıyla aynı renge boyanmıştı.Yöresel olarak farklılık göstermesine rağmen İrma’nın tarhanası bir başka olurdu. Kabuğu soyulmuş buğday kırması un ile yoğurt, süt, soğan, domates, kırmızıbiber, tuz ve çeşitli baharatların karıştırılıp hamuru mayalanmaya bıraktı. Hamur mayalanınca topakları küçük parçalara böldü temiz bir bezin üzerine koyarak damda kuruttu. Mezopotamya yakıcı güneşinde Hafif kuruyan parçaları ufalayarak toz haline getirdi. Yeşil sırlı küpüne koyarak uzun kış gecelerin de çorba yapmak için sakladı.

İrma tahta merdivenlerden tam aşağıya inecekti. Sokaktan bir kalabalığın ağlama seslerine karışmış uğultusunu duydu. Toprak damdan eğilip Yoldan geçen insanları merak etti. Çeltik kilisesinden Etinlersokagına doğru giden elinde Yasin-i şerif olan Hacı Sabiha hanıma sordu; ‘’Haci Abla Herdir’’ (hayırdır) Hacı Sabiha üzgündü; ‘’ İrma bacım valla pek her degel, emr-i hak vaki oldu. (Allahın emri yerine geldi) Ebe Kamileyi  rahmet-i rahmana uğurluyoruz’’ İrma; “Vışkeeele ( bi hayret nidası) torpah başıma olaydi” (yerine ben ölseydim) nasıl heberim olmadı. Ne zaman ölmiş’’ Aceleyle başına bir leçek (tülbent) geçirip kapıyı bile örtmeden evden çıktı. İrma naylon şıpıdık terlikleriyle acı haberi alınca terleyen nemli topukları yürümekte zorlanıyordu. Bazalt taşların üzerinde arasıra dengesini kaybederek bir kalkıp bir düşerek deli gibi koşmaya başladı.

Alipaşa Mahallesinde ölüm ağıtları, havar çığlıkları yükselirken bunun habercisinin bazen unutulan mahalle büyüklerinin bir selanın peşinden toprağa karılmasına, bazen de bir çan sesinin ardından sanki bir randevuya bir an evvel gitme telaşında insanların hikâyesi birbirine karışırdı.  Çan sesi, kilise avlusu, hüzünlü bakışlar derken Hevsele bakan yamaca Protestan mezarlığına biten törenlere herkes alışıktı. Annelerin doğum sancılarında bebeklerin ilk çığlıkları mahallede yankılanırken, hayat ne kadar doğalsa, onların doğumunu gerçekleştiren Ebe Kamile’nin ölümü de o denli doğaldı. İrmabu habere inanmak istemiyordu. Behram Paşa Caminin Minaresinden sala okuyan Melle Sait herkesin fani olduğunu, Dünya işlerine dalıp gidenlerin eninde sonunda Tarsus daki şayak fabrikasından gelen, Balıkçılarbaşı’ndaVakıflar handa Değertekin Manifatura da satılan maddi değeri on iki lira olan,7 metre Amerikan bezinden başka öteki tarafa hiç bir şey götüremeyeceğini ima ediyordu.

Mele Sait çıktığı minareden bilinçli olarak surlara doğru selasını okuyunca ses yankılanıp Urfa kapıdan, Mardinkapı’ya, Dağkapıdan, Çiftkapıya kısacası Diyarbekir’de bil cümle bütün kapılarından duyuldu.  ‘’Es SalatuVe'SelamuAleyke Ya Rasulallah! ‘’(Ey Allah'ın Resûlu Salat-u Selam Senin üzerine olsun!)

Arapça Sela bitince ölen kişinin kim olduğunu kısa cümlelerle tanıtmak usuldendi; ‘’Diyarbekir eşrafından, Osmanlıda Baytar olan Arif Altunufağı’nın hanımı, Buğday pazarında esnaf Terzi Hayrettin’in anasi, Şeherimizın yarısının ebesi Altunufağı merhume Ebe Kamile Hanım hakkın rahmetine kavuşmuştur. CenezeÖgle namazını müteakip Ayni minare caminden kalkacag. Mardin kapı da Şeyh Mehemedüzlügündatorpagaverilecahtır’’ Ölen sadece bir evin babaannesi degil, Alipaşa mehlesinin çoğunun ebesi yani anne yarısıydı. Zaten tüm ölenler kendi evine ait değildi. Artık Alipaşa mehlesinin cenazesiydi. Artık Radyo sesleri bir hafta duyulmayacak, düğünleri olanlar en az bir hafta ertelemek zorunda kalacaklardı. Selayı duyan Tüm ahali  “Wey mala minê”(vah zavallı) torpagı bol olsun heçkötiligınıgörmemişem dediler.  Sonunda İnnaLillahi ve İnnaİleyhiRaci’un diye eklediler.(Anlamı şüphesiz biz Allah'tan geldik ve o'na döneceğiz.Kuran-ı Kerim Bakara süresi 156)

Etinler sokağının onaltı numaralı iki yüz yıllık ahşap kapısı ardına kadar açıktı. Kadınların gök kubbeye ölüm ağıtlarının havar çığlıkları yükseliyor, erkekler tahta küçe kapısının önünde başlarını öne egmiş yıkanmaktan maviye dönmüş binlerce yıllık Kerejdagın taşlarına bakıyorlardı. İçerde kadınlardan yer kalmadığından erkekler sokağa kürsüleri dizmiş bekleşiyordu. Bedros ortağı dükkâna gelmeyince komşusu Hacı Teyfik den acı haberi almıştı. Kapının yanında ortağı Hayrettin’in ellerini avuçlarının içine almış. Onun kan çanağına dönmüş gözlerindeki yaşı mahramasıyla (bez mendiliyle)  silmeye çalışıyordu.

İrma kadınların bulunduğu havuşa girince gözleri doldu. Küçe Kapısının eşiğinde sürekli oturmadan içi yağ bağlamış Şişko Behire toprak dama vuran Mezopotamya’nın güneşinde ısınmış teştlerdeki sularla mevtayı yıkıyordu. Behire, Aynalı minare camiden getirilmiş, ölü yıkanan teneşir tahtasına boylu boyunca yatmış Ebe Kamile’yi hakiki zeytinyağından yapılmış yeşil Nizip sabunuyla yıkıyordu.  İrma çocukları Maria, Arşaluys, Anjel’in Ebesi olan yetmiş yaşındaki Bembeyaz pamuksu saçlarıyla sanki bir sonraki gün Gazi köşküne çıharıya (pikniğe) gidecekmiş gibi mutlu bir şekilde uyuyan nur yüzlü kadına baktı. Korkmadan ellerini tuttu.

İrma tedirgin bakışlarla ölen kadına bakıyordu. Bir anda gözyaşları sel oldu. Annesi Anahit’in ölümünü hatırladı. O zamanlar bekâr olan İrma için endişeliydi. Başucunda oturan komşusu Ebe Kamile’ye dönmüş;  ‘’İrmayı herkes isti, bu yeşil gözlü kızımı kimseye vermiyem, Kamile bacım biliyem. Bu hestelig beni götüracag. Sahan vesiyetediyemİrmayaherlibi kısmet çıharsa, gözün tutarsa ver. Serhoşa,berduşa,çakkala  (serseri)kişilere vermeyesen.  Sahan emanet ediyem.’’  Çocuklugundan beri tanıdığı elinde yetiştiği kadına baktıkça onunla geçirdigi günler aklına geldi. Cuma günleri hamam sefalarını, her Salı saat ikide Dilan sinemasında kadınlar matinesini, beraber Sultan Şeyhmus’agittiği vefalı komşusunu annesinden fazla seviyordu. Ona son kez baktı. Mahalledeki lakabı ile seslendi; ‘’Kamile Bibi beni yalavuzbırahıp nere gidisen, hani bu hafta Seyfülmülük’e Dicle çayı kenarında çıhariyapacaktıg,  acelen neydi anam’’  Şişko Behire, hıçkırarak ağlayan İrmayı gerilmiş perdelerin içindeki teneşir tahtasından zor kopardı. Diyarbekir’de herkes biliyordu dügün evinde oynanır, ‘’yas’’evinde ağlanırdı. Artık ağıt yakma, çığlık atma zamanıydı. Bundan doğal ne olabilirdi ki. İrma Yas evinin başköşesindeki Ebe Kâmile gelini Remziye Hanıma sarıldı. ‘’Başın sağ olsun Bacım’’ dedi Birbirlerine sarılarak, birkaç dakika boyunca ağlayıp acılarını paylaştılar.