Okuyucularımdan rica; Vakit ayırıp yayınlanan “Diyarbakır Kızı İrma” anı romanımdan 1- 5 arasında bölümleri CEGA MEDYA yazarlar  sayfasından aynı gün okursanız anlam bütünlüğü bozulmamış olur.

Bu yazı dizisini okuyunca 1970 yıllarda Diyarbakır’ın kültürel zenginliğini, değişik etnik kökene ve inanışa sahip insanların nasıl kocaman bir aile olarak nasıl yaşadığını, Mahallenin tek bir ferdinin derdinin çözüm cenaze törenini o günlerin belgeseli olsun diye 5 günlük yazı dizisiyle anlatmak istiyorum.

Altunufağı Ebe Kamile’nin Matemi-1

Görsel: Sağ alt köşede Babaannem Ebe Kamile Akrabamız Kenan Yardımcı’nın 1968 yılında düğün töreninde. (Kenan Beg işyeri BalıkçılarbaşıGazi caddesi sol başında Vakıf han Otoşark karşısında 35 yıl boyunca Assan demir bayisiydi. Soba imalatçıları saç levha demir ihtiyaçlarını oradan alırdı. Benden büyükler Demir Tüccarı Abbas’ınoğlu olarak biliriler. Evleri Lise caddesinde olan tanınmış bir ailedir.

Çift güllü kitap da Yasin suresinin efsunu bütün odayı sarmıştı, Duanın gücünü herkes hissederken, İrmaSiranuş’dan kalan tarih bir İncil’den annesinin tavsiye ettiği duayı duasını okuyordu. Hacı Sabiha Hanım da Kuran-ı Kerim okuyordu. Taziyeye gelen Hanbeli Fatma Hanımı Hacı Nuriye Aksu hanımın yanına oturttu. Hikâyeleri hep aynı olan farklı kaynaklardan beslenmiş, binlerce yıllık masalların kahramanları hep aynı kişilerdi hep aynı duygular içindeydiler.

Ölüm Raporu yazmaya gelen Hükümet Doktoru teneşir tahtasına yatan mevtaya baktı. İkinci Cihan harbinde ekmek karnesine bağlanmış "İaşe Müsteşarlığı" damgası vurulmuş, ne kadar tayın (ekmek) verildiğison sayfalarına yazılan  işlenmiş yapraklı nüfus hüviyetine bakarak ölen kişinin toprağagömüleceğini onayladı. Alt tarafında DMO (Devlet malzeme ofisi) yazan çift karbonlu raporu yazdı. Ebe Kamile’nin ölüm kaydını yazan peçete büyüklüğündeki sarı saman kâğıda yazdı. Sarı pirinçten yapılmış mührünü bir anda acımasızca basarak hatun kişinin devletle olan resmi ilişiğini kopardı. Doktor, mevtanın kızı Arife Hanım’a raporun bir nüshasını koparıp acıdan titreyen eline verince, kızının acısı daha da ağırlaşmıştı..

Hükümet Doktoru gözü değişik dillerde ağıtlar yakan kadınlara takılınca oradaki eşsiz mozaiği gördü. Bu ruhani havadan etkilenmişti. Bir süre daha orada kalıp o insanları süzüp aklına nakşetmeye çalıştı. İstanbul’ dan Diyarbekir’e tayini çıkmış Dersim’li Kürt Alevisi olan Doktor Gülay Hanım, değişik dinlerden insanların Müslüman bir kadının mateminde hepsinin saygı gereği başını örtüp sessizce Kuran-ı Kerim’i huşu içinde dinlemesi etkilemişti. İstanbul kalabalığında zamanla yarışan, gündelik, kaygılarından maddi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen insanlardan farklı bir ortam vardı. Büyük şehirlerde Birbirlerinin yüzlerini senelerdir görse de merhaba bile demeyen insanları düşündü. Birde etrafındaki alışılmışın dışındaki sevgi dolu insanları görünce zihni darmadağın olmuştu. Hacı Sabiha Hanım, İrma’nın kulağına eğildi kısık bir sesle; ‘’Hükmatdohtoruna helva ver.’’ dedi. İrma büyük bir nıkra da (Kazanda) fırıncı küreğiyle karıştırdığı pişirdiği cevizli un helvasını bir tabağa koydu. Doktora uzattı. Doktor Gülay Hanım Kendisine bakır bir tabak da helva ikram eden İrma’ya gülümsedi; ‘’Artık İstanbul’da bu adetler unutuldu, ya yapmıyorlar ya da hazır Antep helvası alıp dağıtıyorlar. Müslümanlığın âdetini güzel yaşatıyorsunuz ‘’dedi. İrma hüzünlü bir sesle; ‘’ Ölen kişi çok yakın dostumuzdu. Annem ölmeden önce beni ona emanet etmişti. Bizde böyle adet yoktur ben Ermeni’yem, onlara yardım ediyem. Dohtor Hanım benim sevdigim bir söz var. Annem Anahit hep söylerdi gözlerimizin rengi farklı olsa da, gözyaşlarımız hep şeffaftır’’ Doktor Gülay daha da şaşırmıştı. Bu yaman çelişkiyi anlamakta zorlanıyordu.

İrma’nın okul yüzü görmeyen diğer kadınlar aksine kültür düzeyi açısından farklı olduğunu anladı. İrmaya sordu; ‘’Siz okula gittiniz mi’’İrma yavaş bir sesle Yas evinde olup başka konulara girmek istemediğinden yavaş bir sesle; ’’Diyarbekir kız enstitüsü mezunıyam, Bacım Şake Ziya Gökalp Lisesi mezunu. Benim Babam zengin bir tüccardı.Kız çocuklarını okutanlara kırklı yıllarda hiç eyi gözle bakılmazdı. Abembirez serseriydi. Hep derdi bu kevaşe erkek oldi ne oldi. Fakirde olsam ceketimi sataram iki kızımı okutacagam, derdi’’                

Doktor Gülay Buradaki insanların agıtları bana Şeyh Bedretin destanının “Varidat”eserini hatırlattı siz okudunuzmu. İrma hayır okumadım Doktor Gülay kitabın bir bölümünde diyor ki:  “İnsanların bazısı bazısına, kimisi gümüş ve altına veya büyüklüğe, bir kısmıda yenilecek ve içilecek şeylere tapıyorlar da, Allaha’a ibadet etmekte olduklarını sanıyorlar” İrma da doktor hanımın kulağınaegildi; ‘’ Sizin ne demek istediğinizi anladım. İnanın Ulu camiye her girdiğimde o muhteşem eserin içinde, hem dini duygularımla, hem de mimarisiyle mest olurken, bazı insanlar kilisemiz SurpGiragos’un önünden geçip, hayranlıkla onun mimarisine bakacaklarına bazı seviyesiz insanlar kilise bahçesinin içine girip o insanlarla kardeşlik adına tanışmak yerine görmedikleri kilisenin duvarının arkasına attıkları taşlarla taciz ediyorlar. Doktor hanım gevezeliğim tuttu. Cenazeyi unuttum, insanların derdine düştüm.”

İrma doktoru karmakarışık duygularıyla başbaşa bırakıp, daha sonra helvanın mezarlıkta dağıtılacak kısmını çarşı ekmeğinin arasına eşit şekilde koyarak sarı bir sepete yerleştirmeye başladı. Matem evinin havası Genç Doktora başka bir zamansız ölümü çağrıştırdı. Ağlayan kadınların arasında gözleri buğulandı. Kapkara kirpiklerinden akan belli belirsiz akan gözyaşlarını zapt edemedi. Derin düşüncelere daldı. Alevi dedesi olan büyüğünün “Allah’tan başkasına secde etmeyin, Kula kulluk etmeyin.” diye anlattıkları, çocukken aklında yer etmişti.

Hayatı sürgünde geçen dedesi köyüne döndüğünde talan edilmiş yakılmış evleri görünce, her zaman Zaza arkadaşlarına seslenip  “Teyteytey, Hademaşıgowend” (ZazacaHey,hey,hey haydi halaya gelin) diye bağırıp oyunda başı çektiği, oynarken kendini kaybettiği halaya. Bir daha katılmamıştı. Gözlerini Munzur dağına dikip hep acılı ağıtlar yakıp, acılara seslere hayat veren, renk veren dengbej’lik yapmıştı. Doktor Gülay, Pir’in izinde, yürürken semahta dardaydı. Munzur’un, Fırat’ın, Dicle’nin buluşması artık imkânsızdı. Kutsal Munzur çayının bir zamanlar kıpkızıl akmasına sebep olan, uçurumlardan dereye atılan, özlemleri, sevdaları geride kalmış cansız bedenleri dedesinden dinlemek istese de o hep hepkafdagının arkasındaki Zümrütü Anka kuşunu, çocukları zulmün sonrasında derede cesetlerden uzak tutmak için çıkarılan “Munzur’da canavar var” hikâyeleri anlatmıştı. Evlerinde ki köyünün odasında duvarda asılı, zoraki renklendirilmiş siyah beyaz resme saatlerce bakıp, Dedesine aniden ’’Peki babam nereye gitti’’ deyince; bembeyaz sakallarına karışan gözyaşlarını saklamak için başını önüne eğmiş, kaybolan mezarı bile olmayan oğlunu unutamamış, hep susmuştu. Babasını hiç görmemenin  hüznü onun bütün yaşam sevinçlerine engel olmuştu..

Kaç yıldır özlemiyle tutuştuğu doğduğu köyün yakınındaki Kutu Deresini, Düzgün Baba türbesi gözlerinin önüne geldi. Dersimde kırk ayrı yerden kaynayan suların birleşip zalim insanlar gibi hırçın akan suyun sesini duyuyordu. 1938 de Dersim zulmünden kaçan Teyzesini hatırladı. Genç teyzesi zalimlerden kaçarken kutsal Munzur Çay’ının tam ortasında kucağındaki bebeğini kaptırmıştı. Ölmüş bebeğinin cesedini günlerce bulamayıp bebeğinin gittiği sonsuzlukta yakalamak için kendini Munzur çayına atmıştı. Biçare kadının ölümüne yakılan ağıtı kulaklarında çınlıyordu. (1938 de Yaşanmış trajediyi Metin Kahraman derlediği ağıdı.) Çeneyçeneyçeneyçenamınerınde

Kızım,kızım,kızım bir tanem 

Kızım kızım benim, güzelim

Kızımı munzur çayında kaybettim

Ben şimdi ne yapayım

Kime dert yanayım

Kızımın acısı çok büyük

 Le lemine kızımın acısı çok büyük

Otuz sekiz yılları bizim için acı yıllardır

Yer, gök dile gelsin bizim gördüklerimizi

Size anlatsın

Biz şimdi ne yapalım

Kime dert yanalım

Dersim topraklarının acısı çok büyük

Yavrusunu hiç olmazsa başka bir zamanda, başka bir alemde kavuşmayı düşleyen teyzesinin üzerine yakılan ZazacaAğıtı hatırlamıştı. Doktor Gülay‘ın tüm benliğini Pir Sultan Abdal’ın mısraların daki duygular sarmıştı. Odanın içinde; ‘’Gelin canlar bir olalım,” diye bağırmak istiyordu. Doktor Gülay’ın kulaklarında Seyid Rıza’nın son sözlerinin haykırışı uğulduyordu. Farklı duaları okuyan, ama aynı ağıtları yakan bu insanlarla sanki iki hafta önce tayinden gelmemiş, yüzyıllardır aynı yerde aynı odada onlarla yaşıyordu.